CERRAHPAŞA VE KOCAMUSTAFAPAŞA

CERRAHPAŞA VE KOCAMUSTAFAPAŞA

Yazıyı paylaş :

Avrat Pazarı
Yedinci tepeyi süsleyen Cerrahpaşa Bizans döneminin önemli dini merkezlerinden biriymiş. Osmanlılar da aynı önemi verip muhteşem yapılarla süslemişler semti; kısaca elinizi sallasanız tarihe çarpıyor. Buna rağmen neden bu kadar az ziyaret edilir anlamak mümkün değil. Kutu kutu yanyana dizilmiş evleri, daracık sokakları ile tipik bir eski İstanbul resmi veren semt bir dönem esir pazarının da kurulduğu yermiş. Burası “yolu düşünce gezilecek” bir yer değil, aralarında Haseki ve Hekimoğlu Ali Paşa camileri, Bulgurlu Konağı ve Arkadius Sütunu’nun da olduğu başyapıtlar dizisini keşfetmek için “yolun özellikle düşürüleceği” bir yer.

Bir suriçi semti olmasına ve Üsküdar’da olduğu gibi muhteşem cami külliyeleri ile donatılmasına rağmen, Cerrahpaşa turistlerin klasik rotası arasında yer almaz. Aslında Aksaray’a yakınlığından ötürü ulaşımı da çok kolaydır. Cerrahpaşa adını, geleceğin padişahı III. Mehmed’in sünnetini yapan ve bu nedenle “cerrah” unvanı ile ödüllendirilen ve saray doktoru olan Cerrah Mehmed Paşa’dan almış. Günümüzde pek bir iz kalmamış olsa da, Arkadius Sütunu’nun civarı bir zamanlar cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı’ymış. Aksaray’da tramvaydan inin, Cerrahpaşa Caddesi boyunca Marmara Denizi’ne doğru yürüyün ve Namık Kemal Caddesi köşesinde bugün bir çay evi olan XVIII. yüzyıl eseri Ebu Bekir Paşa Okulu’nun binasını bulun. Avrat Pazarı’na hoşgeldiniz! İstanbul’u koruması için yedi tepesine dikilen 24 adet tılsımdan biri olduğuna inanılan Arcadius Sütunu burada olduğu için meydana Forum Arcadius adı verilmiş. Burası Bizans döneminde köle ticareti yapanların merkezi olarak kabul edilirmiş. Osmanlılar zamanında da aynı işlevi “Avrat Pazarı” adıyla XIX. yüzyıl ortalarına kadar sürdürmüş.

Cerrahpaşa Camii
Son derece keyifli bir bahçenin içinde yer alıyor. Tarihi 1593 yılına uzanan revaklı, muhteşem cami Sinan’ın halefi mimar başı Davud Ağa’ya ait bir çalışma. Tek minareli ve klasik Osmanlı tarzındaki cami, kütüphane, türbe, şadırvan, sebil, çeşme, hamamdan oluşan bir külliyenin günümüze ulaşan az sayıda üyesinden biri. Hemen yan tarafta göreceğiniz altıgen türbede ise semte ve hastaneye adını veren Cerrah Paşa yatıyor. Caddeyi geçtiğinizde göreceğiniz Gevherhan Sultan Misafirhanesi 1568 yılında Kaptan-ı Derya Piyale Paşa’nın eşi için inşa edilmiş, bugün Deniz Feneri Yardım Derneği tarafından kullanılıyor.

Bulgur Palas
Eğer Cerrahpaşa Caddesi boyunca devam edip Haseki Kadın Sokağı’ndan sağa saparsanız, I. Ulusal Mimari Akımı’nın 1912 senesinde yapılan en muhteşem örneklerinden birine ulaşırsınız. İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından Bolu milletvekili, bulgur tüccarı Mehmed Habib Bey için yapılan bina, adını sahibinin mesleğinden almış. Üst katından harika bir deniz manzarası olan konak, 1920’lerde Osmanlı Bankası’nın mülkiyetine geçmiş ve uzun yıllar bankanın arşivi olarak kullanılmış. Arşiv daha sonra Osmanlı Bankası Müzesi’ne taşınmış. Bina şu anda Garanti Bankası’nın mülkiyetinde ve maalesef kullanılmıyor. Bahçesinde dolaşırken mimarisinden çok etkilendik.

Arkadius Sütunu
Eğer Cerrahpaşa Caddesi’nden devam edip Haseki Kadın Sokağı’ndan sola dönerseniz, Bizans’tan bu zamana gelen ender eserlerden birine rastlarsınız. Bugün yoğun bir yapılaşmanın etkisi altında olan Haseki Hürrem Camii’nin yanındaki bölge, bir zamanlar İmparator Arkadius’un Arkadius Forumu yani meydanıymış. 402 yılındaki zaferlerini ilan etmek için imparator Roma’daki Trajan Sütunu’na benzer bir sütunu şehrin yedinci tepesine diktirmiş. İstanbul’u koruduğuna inanılan tılsımlardan biri olarak kabul edilen sütunun üzerinde şehrin ufuklarını gözleyen güzel bir peri heykeli varmış ilk zamanlar. Evliya Çelebi’ye göre peri heykelini kaldırtan Konstantin gözcülerin tehlike anında çaldığı çanlar yerleştirmiş sütunun tepesine. 421 yılında II. Theodosius bu sütunun üstüne babasının atlı bir heykelini koydurmuş, ancak bu heykel 704 depreminde düşüp parçalanmış. Civardaki binaların üstüne çökebileceği korkusuyla 715 yılında yıkılan sütundan bugün sadece iki bina arasına sıkışan ve büyük kısmı bir ağaç tarafından gizlenen kaidesi kalmış.

Bayrampaşa Külliyesi
Cami, medrese, sıbyan mektebi, tekke, çeşme, sebil, dükkanlar ve türbeden oluşan külliye Haseki Kadın Sokağı’nda yer alıyor. Yolun ikiye ayırdığı külliye, 1634 yılında başmimar Kasım Ağa tarafından Sultan I. Ahmed’in damadı Bayram Paşa için yapılmış. İstanbul’un bir semtine adını veren paşa, aynı zamanda Sultan IV. Murad’a da sadrazamlık yapmış ve 1638 yılında Bağdat’ın alınması sırasında şehit düşmüş. Külliyenin başyapıtı olarak kabul edilen cami, kalem işleri ve ayetlerle süslenmiş, önünde harika bir sebil olan türbenin içinde Bayram Paşa tek başına yatıyor. Küçük ve hoş bahçesindeki kubbeli mescit ve revaklı tekke kadınlar kliniği olarak kullanılıyor. Yolun karşı tarafında ise medrese ve dükkanlar bulunuyor.

Haseki Hürrem Camii
Yol bir başka külliyeyi daha ortadan ikiye ayırmış; Haseki Caddesi’ndeki Haseki Hürrem Külliyesi’ni. Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan ya da Batı’da bilinen adıyla Rokselana, sarayda son derece güçlü bir kadınmış. Bunu bilenler için Fatih ve Süleymaniye külliyelerinden sonra şehirdeki en büyük üçüncü külliyeyi yaptırmış olması hiç şaşırtıcı değil. 1539 yılında Avrat Pazarı’nda yapılan külliye, cami, medrese, darüşşifa, mektep, sebil ve aşevinden oluşmuş. Orijinal olarak tek minareli ve tek kubbeli yapmış camiyi Koca Sinan, ancak daha sonraki yıllarda eklenen sütunlar, kubbe ve üç revaklı kemerle genişletilmiş. Caminin çini kitabesi bugün Çinili Köşk’te sergileniyor. Günümüzde ne yazık ki ziyarete kapalı olan medrese camiden bir yıl sonra tamamlanmış. Bir zamanlar pencerelerinin üstündeki hilal şeklindeki aralıkları süsleyen zarif  İznik çinileri koruma amaçlı olarak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış. Medresenin hemen yanında yer alan Sultan mektebi, zarif işçiliği ile diğer mektep binalarından bir adım öne çıkıyor. Mektep gibi ziyarete kapalı olan darüşşifa binası hoş bir sekizgen avlunun içinde bulunuyor. 1550 yılında tamamlanan darüşşifa, ilerleyen yıllarda önce kimsesiz ve muhtaç kadınların tedavi edildiği hastane, sonra da halk arasında “Haseki Zindanı” olarak isimlendirilen kadın hapishanesi olarak kullanılmış. 1894 yılındaki depremde büyük hasar gören bina, onarıldıktan sonra asli görevine iade edilip tekrar hastane olarak hizmet vermeye başlamış. İlginç olan ise Hürrem Sultan’ın burada değil Süleymaniye Camii’nde kocasının yanına gömülmüş olması. Külliyenin restorasyona alınmasının zamanı gelmiş te geçiyor bile.

Davud Paşa Camii
Eğer Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi boyunca yürümeye devam eder ve Davut Paşa Medresesi sokağından sağa saparsanız Sultan II. Bayezid’ın sadrazamı Davud Paşa için 1485’de yapılan camiye gelirsiniz. Beş kemerli revağı, gösterişli kubbesi, gezgin dervişlerin geceleyebileceği odaları ile görenleri etkileyen bir yapı olan cami, devasa bir külliyenin parçası ve her klasik külliyede olan medrese, sıbyan mektebi, türbe, imaret ve hamam gibi yapılarla birlikte inşa edilmiş. Caminin avlusundaki sekizgen planlı türbe kıble yönünde yapılmış. Yolu geçince göreceğiniz medrese şehirdeki en eski medreselerden biri; eğer avlusunda kullanılan Bizans sütunlarını görmek isterseniz Ehl-i Keyf Kafe’den anahtarını isteyin ve içiniz acısın. O güzelim bina tam bir çöplük. Duvarlardaki soluk freskler koruma olmadığı için zamana yenilmek üzere. Çok önemli bir tarihi eser göz göre göre ebediyete yolculanıyor, şehirdeki birçok kader ortağı gibi.

Fatih İbrahim Paşa Medresesi
Davud Paşa Medresesi’nden güneye, Marmara Denizi’ne doğru yürüyüp Kocamustafapaşa Caddesi’nden sola dönün. Önce cami külliyesinin yanındaki XX. yüzyıl binasında yer alan Davutpaşa Lisesi’ni ve ardından Cerrahpaşa Hastanesi’ni geçtiğinizde solda Fatih İbrahim Paşa Medresesi’ne varacaksınız. Bir Sinan eserinin bu kadar kötü bir restorasyon geçirmiş olması üzüntü verici. 1560 yıllarında Haremağası İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilip medrese eklenen yapı aslında bir XIV. yüzyıl kilisesi. Binalar 1894 depreminde büyük hasar görmüş ve terkedilmiş. Yapı yöre halkı tarafından orijinal Konstantin şehir surlarında yer alan bir kapıya ithafen İsa Kapısı Mescidi olarak da adlandırılıyor.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii
Kuzeye doğru Ese Kapısı Sokağı boyunca ilerlediğinizde Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ne varırsınız.  Muhteşem birçok caminin birarada yer aldığı bölgede, bu yapı zarafeti ve dekoratif detayları ile hemen göze çarpar. 1734-5 yıllarında Ömer Ağa tarafından saray cerrahının oğlu ve Sultan I. Mahmud’un sadrazamı Ali Paşa için yapılmış olan cami, gezi kitaplarıyla ünlü John Freely tarafından “ya muhteşem klasik yapıların son ya da yeni barok tarzının ilk örneği” olarak tanımlanmış. Her iki üslubun da kusursuz bir bileşimi olan caminin rokoko öğeler ve geleneksel oymalarla süslenmiş ana kapısı ise bu tezi doğrulayan en güzel kanıt. Üç avlu ve üç de cami kapısı olan yapı, yüksek bir platform üzerine oturtulmuş. Altı sütun tarafından taşınan azametli kubbesi, altı yarım kubbesi ve yüzden fazla penceresiyle son derece mağrur bir görüntü sergileyen caminin kütüphanesinde yer alan eserler Süleymaniye Kütüphanesi’ne taşınmış. Duvarlarını süsleyen çiniler Tekfur Sarayı’nda yapılmış. Kütüphane binası bizim gördüğümüz en sıradışı yapılardan. Kemerli muazzam ana kapının üzerine oturtulmuş. Kitapların bulunduğu bölüm merdivenle çıkılan bir kafes gibi yapılmış. Şu anda değişik kurslar düzenleniyor. Caminin sebili artık kullanılmasa da olağanüstü bir metal işçiliğine sahip. Biz çam ve çınar ağaçlarıyla kaplı son derece hoş avludan çıkarken daha çok şehrin lüks muhitlerinde görülen türden bir araba kapıya yanaştı. Araçtan çıkan biri avluya bir kedi bıraktı ve koşar adımlarla uzaklaştı. Cami avlusuna çocuk bırakıldığını duymuştuk ama…

Kemerli kapıdan çıkın tam karşıda cemaatini çoktan yitirmiş Altı Mermer Rum Kilisesi’ni göreceksiniz. Kapısında tabelası bile yok, sanki “artık buraya ait değilim” diyor. Kuzeydeki Sırrı Paşa Sokağı’na yönelirseniz bir XIX. yüzyıl Ermeni kilisesi olan Surp Agop göz kırpacak sol taraftan. O da göçe kurban vermiş cematini. Gidenler şehrin renklerini de götürmüşler beraberinde. Tek tipe doğru ilerlemiş şehrin yolculuğu. Biz İstanbul’un çoğu kilisesinde olduğu gibi buradaki kiliselerin müdavimlerine ne olduğunu çok merak ettik. Bütün bu insanların doğdukları topraklardan göç etmeleri sadece bir iki nedenle sınırlandırılabilir mi? Nadiren açık olan Surp Agop’u geçince “Çukurbostan” denilen geniş bir alana geliyorsunuz. V. yüzyılda yapılmış Aziz Mocius Sarnıcı, şehirdeki dört açık Bizans sarnıcından biri ve adını hemen yanındaki kiliseden almış. 25.000 metrekarelik alan bugün mahallenin çocuklarına spor ve oyun imkanı veriyor.

Ramazan Efendi Camii
Kocamustafapaşa Caddesi’ne döner ve batıya doğru yürümeye devam ederseniz yol sizi Ramazan Efendi Camii’nin olduğu meydana getirir. 1586 yılında Hoca Hüsrev adındaki bir memur tarafından yaptırılan cami, tüm sadeliği ile tezat oluşturan son derece güzel İznik çinileri ile süslenmiş ama ne yazık ki tüm bu güzelliklere sadece pencereden bakabileceksiniz. 1782 yangınında yok olan büyük bir külliyenin bir parçası olan camiyi Mimar Sinan yapmış, inanması zor ama hem de 96 yaşında. Hüsrev Çelebi Camii ya da Bezirganbaşı Camii isimleriyle de bilinen eser, adını burada bulunan tekkenin şeyhinden almış. Ramazan Efendi (1542-1616) yapının yanında yer alan, 1868 yılında yapılmış ve harika kaligrafik panellerle süslenmiş bir türbede yatıyor.

Kocamustafapaşa Camii / Sümbül Efendi Türbesi
Kocamustafapaşa Caddesi’nin en sonunda, Kocamustafapaşa İlkokulu’na ev sahipliği yapan bir XIX. yüzyıl konağının yanında çok önemli bir dini kompleks çıkar karşınıza. Camiye girer girmez sağa dönün, binanın sonuna kadar yürüyüp sola sapın. Kendinizi Aziz Andreas Kilisesi’nin dış narteksinde bulursunuz. Adını Bizanslılara Hıristiyanlığı kabul ettirdiğine inanılan Giritli Aziz Andreas’tan alan kilisede bulunan sütünlar ve başlıklar burada VI. yüzyılda bir başka kilise daha olduğunu da ispatlıyor. Şimdiki bina muhtemelen XIII. yüzyıl sonlarında yapılmış. Dışarıdan bakıldığında buranın eskiden bir kilise olduğunu anlamak mümkün ama son çalışmalarda orijinal binadan geriye kalanların çoğu yok olmuş, gene de şekli aşikar. Dış narteksten içeriye baktığınızda önce iç narteks, sonra kubbeli nef, sonra da apsis görüş alanınıza giriyor. Kilisenin camiye çevrilmesiyle mihrap ve minber Kabe’ye baksınlar diye o zamanlar güney koridor olan yere kurulmuş.

Kilise 1486 yılında bütün bu bölgeye adını veren Sadrazam Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiş. Derken Mustafa Paşa ile Yavuz Sultan Selim’in arası açılınca, padişah öfkesinden Paşa’nın yaptırdığı camiyi bile  yıktırmak istemiş ancak araya Halveti Tarikatı Şeyhi Sümbül Sinan (1451-1529) girince cami ayakta kalmış. Sümbül Efendi öldüğünde, türbesi özellikle, evlenmek isteyen kadınların uğrak yeri haline gelmiş. Türbe ilk yapıldığı zaman sekizgen planlıymış, ancak daha sonraları yapılan restorasyonlarla bugünkü yuvarlak ve kubbeli görüntüsünü almış. Girişte fes şeklindeki mezar taşlı türbede ise Serasker Rıza Paşa (1848-1917) yatıyor.

Bir diğer türbede ise Safiye Sultan’ın gömülmüş olduğu düşünülüyor, camide bulunan açık türbede Hz. Hüseyin’in kızları Fatma ve Sakine’nin yattığına inanılıyor. Caminin önündeki mütevazı mezar ise Sıdıka Hatun adını alarak İslamı seçen Bizans Prensesi Katerina’ya ait. Külliyedeki  kütüphane çayevi, medrese ise Kuran kursu olarak kullanılıyor. Yine külliyeye ait hamamsa camiyi çevreleyen duvarların dışında.

NASIL GİDİLİR?
Birkaç seçeneğiniz var; Sultanahmet’ten tramvaya binip Aksaray’da indikten sonra sırasıyla Cerrahpaşa ve Kocamustafapaşa caddelerinden aşağı doğru yürüyebilirsiniz, ya da tramvaydan Haseki durağında inip güneye, deniz istikametinde yürüyebilirsiniz. Kapalıçarşı’nın önünden kalkan 35A ve Taksim’den kalkan 35C no’lu otobüsler de buraya geliyor.

NE YAPILIR?
Bizans zamanından kaldığı rivayet olan Haseki Bostan Hamamı’na gidebilirsiniz. Elinizi çabuk tutun. Bu hamam da kapanabilir! Kitabın basım aşamasında, yazdığımız iki hamam tarihe karıştı. Evlerdeki banyolar bu muhteşem geleneği maalesef ortadan kaldırmak üzere.

BİLGİ

“Yazılarımı farklı tarihlerdeki ziyaretlerimin ardından kaleme aldım. Kaçınılmaz olarak güncel birçok bilgi içeriyor ama güncel demek bugünün dünyasında hız ve değişimin eş anlamlısı. Bu nedenle yazılarımı referans alıp seyahat planı yaparken değişken bilgileri  (tarihi mekanları ziyaret, yemek ve konaklama önerileri, ulaşım bilgileri vs.) kontrol etmeyi unutmayın. Ve siz de benim gibi “bilgi paylaştıkça güzel” felsefesine inananlardansanız, yazıları zenginleştireceğini düşündüğünüz detayları iletin. Yolunuz açık olsun, gezgin ruhunuz hiç yaşlanmasın!”
  • İstanbul

    Onda yaşamak yerine onu yaşamak gereken 7 tepeli şehrin; semtlerinden müzelerine, tarihinden camilerine kadar bilinen ve bilinmeyen köşeleri…

  • Türkiye

    Binlerce yıllık kültür hazinesi, medeniyetler beşiği topraklarımızı keşfetmek için kuzeyden güneye, doğudan batıya adım adım yolculuk…

  • Avrupa

    Yılın her dönemi ziyaret edilen ışıltılı başkentler, dünya hazinelerini saklayan müzeler, zarafet ve estetiği buluşturan kültürlerden izler…

  • Amerika & Avustralya

    Her zaman merak uyandıran coğrafyalar ve mesafelere aldırmadan gitmek isteyeceğiniz şehirler…

  • Asya & Afrika

    Doğa harikalarından kültür miraslarına, şaşırtıcı geleneklerden mimari başyapıtlara kadar sayısız hazine…

  • Özel Dosyalar

    Özel günlere ilişkin öneriler, ilginç konulara ilişkin yazılar, farklı coğrafyaları bir araya getiren karma konular…

Esir Ticareti

Kulağa çok kötü geliyor değil mi? Ancak pek çok insanın düşündüğünün aksine Osmanlı İmparatorluğunda nüfuzlu bir konuma yükselenlerin çoğu, padişah anaları hatta sadrazamlar bile, saray yaşamlarına esir olarak başlamış. Korsanlar tarafından ele geçirilen ya da imparatorluğun çeşitli bölgelerinden vergi misali toplanan, devşirme denilen bu insanların çoğu aslında Hıristiyanmış, sonradan Müslüman olmuşlar. Haremdeki cariyeler bir yana, güçlü Valide Sultan’ın bile başlangıçta bir köle olduğuna inanmak çok zor. Yolu esir pazarından geçen ünlüler arasında Hürrem, Kösem ve Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan da var. Pazar 1847’de kapanmış ama esir ticareti şehrin farklı köşelerinde 1922’ye kadar sürmüş.

Zincirli Selvi Ağacı

Kocamustafapaşa Camii’nde bulunan Çifte Sultanlar Türbesi’nde zincirli bir selvi ağacı göreceksiniz. Rivayete göre Hz. Hüseyin’in kızları vefat edip gömüldükten sonra Hz. Cabir bir ağaç dikmiş. Ağaç zamanla kuruyunca dalları kırılıp düşmesin diye zincirle sarılmış. Bir diğer inanışa göre borcunu ödemeyen biri bu ağacın altına oturduğunda zincir uzanır ve ona değermiş. Bu nedenle borçlusunu kadıya götürmek yerine buraya getirip zincirin kararını bekleyenler olmuş o zamanlarda. Bir başka söylenceye göre koptuğunda kıyametin de kopacağına inanılan zincir bugün İstanbul Belediye Müzesi’nde.

Yazıyı paylaş :