TOPKAPI SARAYI

TOPKAPI SARAYI

Yazıyı paylaş :

Saadet Evi
İstanbul’un birinci tepesi, aynı zamanda İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri; Romalı tarihçilerden Plinius burada M.Ö. IX. yüzyılda Likus adında bir şehir olduğunu yazar. Sarayburnu güzelliği ile tüm imparatorları büyülemiş ve istisnasız hepsi de burada bir “ev” yaptırmış kendisine. Bunların en sonuncusu Topkapı, sadece Osmanlı sultanlarının evi olmakla kalmamış, devletin yönetim merkezi de olarak tarihin önemli olaylarına tanıklık etmiş.

Burada şehrin herhangi başka bir yerinden daha fazla hissedersiniz yanınızdan gelip geçen imparatorluk hayaletlerini. Saray; ayrı ayrı köşkler, daireler, setler ve çiçek bahçelerinden oluşmuş. Dördü kara tarafında, üçü de deniz tarafındaki surlarda olmak üzere yedi kapısı, surlar boyunca 10.000 dendanı (sur ve kale duvarlarındaki girinti ve çıkıntılar) ve 360 burcu ile devasa bir yapı olan Topkapı, imparator Jüstinyen’in haşmetli kilisesi Aya Sofya’nın (Kutsal Bilgelik) kardeşi Aya İrini’yi de kucaklar.

Aya Sofya Kilisesi’nin köşesini döndüğünüzde, Bizans şehrinin ilk tepesine kurulmuş, Haliç, Marmara ve Boğazın birleştiği yere tepeden bakan olağanüstü manzarasıyla Topkapı Sarayı (pazartesi günleri kapalı) çıkar karşınıza. Bizans imparatorları da kendilerine saray yapmak için burayı seçmişler. Büyüleyen güzelliğinin yanı sıra, bazı tarihçilere göre Osmanlı’ya burada saray yaptıran bir başka faktör de bu toprakları yöneten bütün imparatorlukların oturduğu alana merkezlerini kurarak, onlardan daha üstün olduklarını da sembolik olarak göstermek istemeleri. Sarayı çevreleyen ve Cankurtaran’dan Sirkeci’ye kadar uzanan yüksek duvarlar Bizans şehrinin yanındaki Theodosian kara surlarına çok benzer; içeride kalan bölge ise Bizans’takine tekabül eder. Bugün saray bahçesinin  bir bölümü Gülhane Parkı’na ait, bir bölümü ise İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne. Sarayın kapladığı alanın bir kısmı, küçük ve sevimli Sepetçiler Kasrı’nı sahilde tek başına bırakarak, Yunanistan’dan gelen tren hattına çok uzun zaman önce kurban edilmiş.

Saraya yaklaşırken tekil kullanımdan ötürü zihninizde canlanan klasik “saray” resminden bir an önce kurtulun. Osmanlılar da kendilerinden önceki Bizanslılar gibi geniş bahçelere serpiştirdikleri ve ihtiyaç duyduklarında da yenilerini ekledikleri biraraya toplanmış nispeten küçük binalarda yaşamışlar. Sultanların onu terkettiği dönemde, Topkapı Sarayı üç avlu, bahçeler ve setler ile labirentvari haremden oluşuyormuş. Sultan I. Abdülmecid 1856 yılında Boğazın karşısına taşınıp yeni yapılmış Dolmabahçe Sarayı’nı ev olarak seçene kadar da kullanılmaya devam etmiş. Halefleri de Dolmabahçe,Yıldız Sarayı ve diğer küçük saraylarda yaşamayı tercih etmişler. Beyazıt’taki Eski Saray gibi Topkapı da saray kadınlarının emeklilik günlerini geçirdikleri bir yer haline gelmiş.

Ana kapıdan adım atmadan önce, 1728 yılında yapılan Sultan III. Ahmed Çeşmesi’ni beyninize nakşetmek için bir an duraklayın. Bir Lale Devri padişahı III. Ahmed; sanatı ve sanatçıyı koruyan, kendisi de şair, hattat ve müzisyen. Lale Devri eserlerinin çoğu yangınlarda ve isyanlarda yok olurken günümüze ulaşabilen ender eserlerden olan Çeşme’nin planı bizzat padişah tarafından çizilmiş, mimarlığını da başmimar Mehmet Ağa yapmış. Köşelerinde dört sebil ve sebillerinin arasında da üç küçük çeşmesi olan, sebillerin üstüne otuttuğu küçük kubbelerle daha da albenili bir görünüm kazanan III. Ahmed Çeşmesi’ni zarif metal bir kafes çevreliyor. Çeşme’nin Aya Sofya’ya bakan yüzündeki kitabe de bizzat padişahın elinden çıkmış:Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmet’e dua eyle…

Bab-ı Hümayun (Saltanat Kapısı)

Tıpkı padişahın misafirleri gibi günümüz ziyaretçileri de Saray’dan içeri Aya Sofya’nın tam karşısındaki Bab-ı Hümayun’den geçerek girerler. III. Ahmed Çeşmesi’nin yanında durup yukarı doğru baktığınızda kapının üstündeki bacaya (nefeslik) hat sanatının harika bir örneği ile yazılmış bir kitabe görürsünüz; bu yazının Aksaray’daki Murat Paşa Camii’nde de eserlerini görebileceğiniz Ali Sofi’ye ait olduğu düşünülür. Hemen altında yer alan ve 1478 yılında Fatih Sultan Mehmed’in sarayı yaptırmaya başlaması anısına konduğu düşünülen kitabede Fatih’e ithafen “iki kıtanın sultanı ve iki denizin imparatoru” yazmakta.

Kapının üzerinde, kitabenin altında yer alan Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz’in tuğraları kapının birkaç onarım gördüğünün işareti. Her iki tarafındaki nişler, 19. yüzyıldaki mermer yenilenmeden önce, padişahın öfkesini üzerine çekenlerin başlarını teşhir etmek için kullanılırlarmış. Kapının eski resimlerinde görülen ikinci kat 1867 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yıkılmış. İki yandaki küçük odalarsa kapıcılara aitmiş.

Birinci Avlu (Alay Meydanı)
Sarayın binaları üç büyük kapıyla bölünmüş üç avluda yer alıyor I. Avlu; büyük bir binalar bütününün ayrılmaz bir parçasından ziyade bir park hissi veriyor. Geçmişte herkese açık olan ve girişte silahların da bırakıldığı yer olan avluda belirli zamanlarda halk ve devlet erkanı buluşurmuş. Cülus ve ulufelerin dağıtıldığı, elçilerin kabul edildiği avlu, Beşik Alayları ve Valide Alayları’nın yanı sıra birçok önemli törene de sahne olmuş. Bunlardan biri, belki de en önemlisi 25.000 yeniçerinin katıldığı Fatih Sultan Mehmed’in cenaze töreniymiş. Bu görkemli katılımdan dolayı avluya zaman zaman “Yeniçeri Avlusu” denmesine de şaşırmamak gerek.

Bir de fırın olmakla birlikte, duvarları çevreleyen binalar genellikle depo amaçlı kullanılırmış. Saray için Trakya’dan getirtilen yakacak odunlar batı duvarında depolanırken, tarihi 15. yüzyıla dayanan bir darphane de avlunun kuzey duvarı tarafındaymış, bugün görülen bina ise 18. yüzyılda yapılmış. Bugün bilet satış ofisi olan bölümün arkasındaki su çarkları suyun saraya akışını kontrol ediyormuş.
Bilet aldıktan sonra saraya sağ taraftaki kulübelerden girersiniz. Girdiğiniz an, Cellat Çeşmesi’ne dikkatlice bakın; Çizmekapı denilen yerden Ortakapı’ya kadar uzanan duvarın önünde yer alan çeşmenin infazdan sonra cellatların ellerini, satır ve kılıçlarını burada yıkadıkları bilinir. Üzerindeki kitabeye göre çeşmenin tarihi, kafa kesme cezasının son kez uygulandığı 1826 yılına, yani Sultan II. Abdülhamid’in (iktidar dönemi 1876-1909) hükümdarlığı zamanına dayanıyor; kısaca günümüzdeki çeşme orjinalinin yerine yapılmış.

Aya İrini Kilisesi
Kutsal Bilgelik anlamına gelen ama aynı zamanda Hıristiyanlığı yaymaya çalışan bir azizenin adını alan kilise, ilk olarak 330’lı yıllarda Büyük Konstantin tarafından yapılmış. Bugün gördüğünüz ise 532 yılındaki Nika Ayaklanması’nda yıkılan orijinali ahşap olan kilisenin İmparator Jüstinyen tarafından 537 yılında yeniden yapılanı… 740 depreminden sonra onarılması sırasında hafif bir değişiklik geçirmiş Aya İrini Kilisesi. Topkapı Sarayı inşa edilirken Aya Sofya ve Aya İrini arasından geçen dış duvarlar nedeniyle Saray’ın sınırları içinde kalan kilise, fetihten bir süre sonra silahların bakım ve onarımının yapıldığı cephanelik olarak kullanılmaya başlanmış. 19. yüzyılda ise Osmanlı’nın ilk müzesi burada kurulmuş ve Aya İrini, ilk Askeri Müze olarak, Müze-i Hümayun adıyla, bugün Harbiye’deki Askeri Müze’nin selefi olma görevini üstlenmiş. Aya İrini; Bizans’tan günümüze ulaşan atriumlu (etrafı revaklı avlu) tek kilise, synthronon (apsis kısmını çevreleyen oturma yerleri) şehirde türünün bilinen tek örneği. Osmanlı tarafından camiye çevrilmediği için pek bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelebilmiş. Bugün çeşitli sanatsal etkinliklerin ve müzik konserlerinin düzenlendiği bina ne yazık ki ziyarete kapalı. Oysa ki; kimilerinin Jüstinyen döneminde yapıldığına inandığı, kimilerinin de yapım yılı olarak 740 restorasyonunu gösterdiği bir mozaik haçla süslenmiş geniş tuğla kubbesi ve apsisin dışardan görünüşü bile çok etkileyici.

Bakmayın bugün son derece huzurlu göründüğüne; 346 yılında çıkan ayaklanmada 3000’den fazla insan ölmüş burada. Aya İrini Kilisesi’nde çıkan ayaklanmalardan biri de Hıristiyanlığın ilk yıllarında teolojik kavgalara dayanan, Ortodoksluk ve Arianizm arasındaki kavgalarmış.

Babü-s Selam
Orta Kapı olarak da bilinen Topkapı Sarayı’nın ikinci kapısı Babü-s Selam bugün Topkapı Müzesi’nin de giriş kapısıdır. Bir tanesi I. Avluya diğeri de II. Avluya açılan iki kapıdan oluşan Babü-s Selam’ın I. Avlu tarafındaki taç kapısının üstünde hatla şöyle yazılı: “Allah’tan başka tanrı yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir”. Sultan II. Mahmud ve Sultan III. Mustafa’nın tuğralarını taşıyan kapının her iki yanında konik çatılı sekizgen kuleler yer alır.

Sultandan başka kimsenin atla geçmesine izin verilmediğinden tüm ziyaretçiler atlarını burada bırakmak zorundaymışlar. İç saraya geçişin önünde zaman zaman padişahın düşmanlarının başları kesilir ve  “example stones” da halka gösterilirmiş.

II.Avluya açılan kapıdan önce iki kapı arasındaki boşlukta bulunan odalar kapı görevlilerine aitmiş. “Kapı aralığı” denilen yer, tutuklanan devlet adamlarının idam edildiği yermiş aynı zamanda.

Kapının II. Avluya bakan kısmında ise biletlerinizin kontrol edileceği ve hem sizin hem de müzenin güvenliği için geçeceğiniz  X-Ray cihazları var.

İkinci Avlu (Divan Meydanı)
Fatih Sultan Mehmed zamanından bu yana az bir değişiklik gösteren ikinci avlu, revaklarla çevrilmiş ve asırlık selvi ağaçlarıyla süslenmiş. Eğer sola dönecek ve tepeden aşağı doğru yürüyecek olursanız, kilitli kapının arkasında kalan sultanların atlarının barındırıldığı ahır kompleksine, “Has Ahır”a varırsınız. Ahır, sadece padişahın ve üst düzey kişilerin bineceği atları barındırırken, diğer ucunda yer alan tek kubbeli mekan (Raht-ı Hümâyûn Hazinesi) yine aynı kişilerin kullanabileceği, değerli taşlarla süslü eyer ve koşum takımlarını barındırıyormuş. Has Ahırlar’da çalışan 3000’den fazla insanın tümü sarayda değil, İstanbul’un değişik semtlerinde de yaşıyormuş. Kapının hemen sağında ise, revağın arkasındaki odalarda sultanların ve ailelerinin kullandığı arabalar sergileniyor; en güzeli aynı zamanda en eskisi olan kafes pencereli bir 18. yüzyıl at arabası (Lando).

Sağa doğru devam ettiğinizde bacalarının silüetiyle İstanbul’un ufkuna damgasını vuran devasa kubbeli mutfaklara gelirsiniz. Revaklarda yer alan üç kapıyla girilir mutfaklara; ilki Kiler-i Amire, ortadaki Has Mutfak ve üçüncüsü de Bab-üs-Saade’ye yakın olan Helvahane Kapısı. Aynı anda 300 kişinin çalışabildiği ve dünyaca ünlü Osmanlı Saray yemeklerinin hazırlanıp pişirildiği mutfaklar, bugün göz kamaştırıcı bir Çin porseleni ve Seladon porseleni koleksiyonuna ev sahipliği yapmakta. 10. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar geniş bir zaman dilimine ait eserleri içeren koleksiyon esas olarak II. Beyazıd, I. Selim ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından toplanmış. Tatlıların yapıldığı mutfak olan Helvahane’de Sultanlar ve kalabalık aileleri için yemek hazırlanırken kullanılan kocaman kazanlar ve kepçelerin yanı sıra porselen ve gümüş mutfak koleksiyonu da görülebilir.

İki devasa sütun başı, biri mutfak kompleksinin zemininde, diğeri hemen dışardaki çimenlik alanda, meydana çıkarıldıkları yerde korunuyorlar; geç Roma döneminde çok büyük bir kemerinin parçaları olmaları kuvvetle muhtemel. Bizans sarnıcının çatısındaki tonoz tuğlalarının parçaları da ikinci avludan üçüncü avluya geçen yolun üzerinde görülebilir.

Adalet Kulesi ve Divan
İkinci avludaki en göze çarpan yapı, kentin silüetinde yerini almış olan konik çatılı Adalet Kulesi’dir. Fatih Sultan Mehmed zamanında kule şeklinde inşa edilen Adalet Kasrı 1820 yılında Sultan II. Mahmud döneminde, onarılarak yükseltilmiş ve çatısı yeniden şekillendirilmiş, son şeklini ise Sultan Abdülaziz döneminde almış.

Kulenin ya da diğer adıyla Adalet Kasrı’nın hemen önünde bulunan ve devlete ait konuların konuşulup kararların alındığı yer olan Divan-ı Hümayun, aslında üç bölümden oluşmuş; kubbeli Divan-ı Hümayun, buna bir kapı ile bağlı Divan-ı Hümayun Kalemi ve Defterdarhane. Her Divan toplantısından önce vezirler heyeti (bakanlar kurulu) saraya Divan Yolu’nu  geçerek girerler ve divan odasında tam kapının karşısına sadrazam gelecek şekilde duvarın çevresine dizilerek otururlarmış. İlk başlarda bu toplantılara katılan padişahlar, zaman içinde sadrazamın oturduğu yerin üzerindeki altın yaldızlı kafesin (Kafes-i Müşebbek) arkasında oturmayı ve böylece toplantı boyunca vezirleri dinlemeyi tercih eder olmuşlar. Divanda asılı duran altın pandantif her halükarda sultanın otoritesini temsil edermiş. Muhteşem İznik çinileri Divanın duvarlarının alt kısmını süslerken, dekorasyonun önemli bir bölümü saray işlerinin Sadrazam Sarayı Bab-ı Ali’ye nakledildiği 18. yüzyılda elden geçirilmiş.

Devletin birçok evrağının saklandığı Defterdarhane’nin hemen arkasında yer alan sadrazamın özel çalışma odası ne yazık ki bugün ziyarete kapalı.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan ve toplanan vergilerin konulduğu Devlet Hazinesi (Dış Hazine) Kubbe altında, Divan’ın yanında yer alıyor. Her üç ayda bir merasimle yeniçerilerin ulufe (maaş) ödemesinin yapıldığı ve özel hazırlanmış yemeklerin de sunulduğu bina defterdarın sorumluğundaydı ve çok iyi korunuyordu. Bugün sarayın silah ve mühimmat deposuna ev sahipliği yapan binada (Silahlar Seksiyonu), sultanın bir savaş başlatmadan önce Bab-üs-Selam kapısının önüne dikilen sancakların bir kısmı da sergileniyor.

Harem
Tabu, yasak anlamında Harem ve anlamını ziyadesiyle hak ediyor. Osmanlı padişahlarının özel yaşamlarını sürdürdükleri bu bölüm çok az kişi için girilebilir nitelikteymiş. Divan’ın arkasındaki göze pek çarpmayan Arabalar Kapısı tarafından gelirseniz Mutluluk Evi olarak da bilinen Harem’e varırsınız. Sultanların cariyeleri, çocukları ve onların çok sayıda hizmetkarının yaşadığı yer olan haremdeki en kudretli kişi, tüm hane halkı ve hatta çoğu zaman sultanın kendisi üzerinde bile çok büyük etkisi olan Valide Sultan’mış. Sultan kadınlarının hepsi Müslümanlaştırılmış Hıristiyan esirlerden oluşurmuş. Çok sıkı bir hiyerarşik düzenin olduğu haremde, en alt basamakta olan “Cariye” sultanın ilgisini çektiği ve onunla birlikte olduğu zaman “Gözde”ye dönüşüp bir üst seviyeye çıkmaya hak kazanırmış. Bir kadının değeri ve yeri çocuk sahibi olabilmesiyle eşanlamlıymış ve çocuk doğurduğu zaman “İkbal” ya da “Kadınefendi” mertebesine yükselirmiş gözdeler. Veliaht annesi olansa “Haseki” ünvanıyla imparatorlukta Valide Sultan’dan sonra gelir ama çoğu zaman ona eş bir gücü simgelermiş.

Haremin güvenliği, kökeni Asurlulara dayanan ve zamanla tüm dünya imparatorluklarında uygulanan bir gelenekle Osmanlılarda da hadımlar tarafından sağlanmış. Ak Hadımlar ve Kara Hadımlar olarak ikiye ayrılan hadımlarda da ciddi bir hiyerarşı olup, tüm hadımlar çocukluklarından itibaren sarayda sıkı bir eğitimden geçirilirlermiş. Herkes haremdeki sınırları izinsiz geçmenin ne demek olduğunu da iyi bilirmiş; bir çuvalın içine konup boğaza atılmak.

Fatih Sultan Mehmed ailesiyle beraber Beyazıt’taki Eski Saray’da yaşamaktan memnun olduğu için harem binaları orijinal sarayda yokmuş. Tarihi saptanabilen en eski bina Sultan III. Murad’ın (iktidar dönemi 1574-95) hükümdarlığı döneminde inşa edilmiş, ancak haremin büyük kısmı 1665 yangınından sonra yeniden yapılmak zorunda kalınmış. Haremi gezmek için ayrı bir bilet almanız gerekse de, çoğu beklediğinizden çok daha küçük olan odaları gezmek için rehberli tur almak zorunda değilsiniz. Bu kalabalık ziyaretçi trafiği arasında burada hüküm süren sessizliği hayal etmek çok zor; buradaki katı kuralları uygulamak ve herşeyin yolunda gitmesini sağlamak ise kara ağalardan olan Kızlar Ağası’nın göreviymiş.

Topkapı Sarayı ‘nda Harem’e giden kapıdan geçerken soldaki “Zülüflü Baltacılar Koğuşu”na dikkat edin, bu ilginç isim hareme odun getirdiklerinde uzun bukleleriyle yüzlerini kapayan esirler topluluğuna verilmiş. Harem’deki vekaletname ve paraların saklandığı Dolaplı Kubbe’den geçtiğinizde harika mavi ve yeşil kaligrafik çinilerle donatılmış Şadırvanlı Sofa’ya, sonra da sol tarafta kesin bir mahremiyet sağlamakla görevli olanların kaldığı hücrelerin bulunduğu Kara Ağalar Taşlığı’na gelirsiniz; pencerelerden birinden bir mangalın etrafında ısınmaya çalışan iki  modelini görebilirsiniz. Mevcut modellerin tarihi, odaların 1665 yangınından sonra yeniden yapıldığı 1668-9 senelerine dayanıyor.

Bir koridor sizi Kadınefendiler (Cariyeler) Taşlığı’na götürür. Geçtiğiniz koridorun kenarındaki mermer tezgahlarda harem halkı için saray mutfağında hazırlanan yemekler, harem görevlileri tarafından tepsilere konurmuş. Mutfaktan buraya kadar yemeğin getirildiği mesafe düşünüldüğünde, insanların sıcak yemek yemesi zor gibi geliyor.

Koridor, cariyelerin kaldıkları ve baş görevli, harem haznedarı ve harem çamaşırcısı gibi günlük işlerden sorumlu olan kadınlara çok yakın uyudukları koğuşların yer aldığı küçük Cariyeler Avlusu’na açılır. Burada 18. yüzyılda duvarlara yapılmış olan peyzaj resimleri özenle korunuyor. Rüzgarlı bir koridor, yatak odasının kubbesi asma resimleri ve peyzaj freskleri ile süslenmiş devasa bir şöminenin de olduğu Valide Sultan Dairesi’ne açılır; yandaki küçük oda ise Valide Sultan’ın ibadet yeridir. Hemen arkasından mermer ve altın varaklarla donatılmış ve tavandaki huzmelerden içeri sızan ışıkla aydınlatılması sağlanmış muhteşem Sultan Hamamı’na geçersiniz. Özellikle karşı duvarda suyun kademelendirilek aktığı altın yaldızlı çeşme mutlaka bir selsebil (Kuranda da zikredilen cennette bir çeşmenin ya da ırmağın adı) olmalı diye düşünüyor insan.

Sultan’ın kendi daireleri haremin en büyük odası olan Hünkar Sofası’nın tam ortasında yer alıyor. Uzun ve aydınlık oda, bazen Sinan’a atfedilir ancak muhtemelen birkaç yüzyıl daha yenidir; gözü bağlı erkeklerin tahtın önünde oturup sultana ve pencerenin önündeki revakların altında toplanan kadınlara konser verdiği müzisyen galerisi muhtemelen 18. yüzyılda eklenmiş. İznik ve Kütahya çinilerinin modası geçtiğinden duvarların bir kısmı Hollanda’dan ithal edilen mavi ve beyaz Delft seramikleriyle kaplanmış. Bu oda dini bayramların yanı sıra düğün ve aile eğlenceleri için de kullanılırmış.

Sinan tarafından 1578 yılında yapılan, baştan aşağı olağanüstü güzellikte İznik çinileri ile kaplı, fıskiyeli çeşmesi bahçedeki havuzla bağlantılı olan III. Murad Has Odası Osmanlı mimarisinin tüm özelliklerini yansıtan önemli bir yapıt olarak kabul edilir. III. Murad Has Odası’nın hemen önünde yer alan I. Ahmed Odası’nın duvarlarını kaplayan mavi, yeşil çinileri büyüleyici güzellikte. Hünkar Sofası ile I. Ahmed Odası arasında yer alan Sultan III. Ahmet Odası ise ait olduğu Lale Dönemi süsleme sanatının tüm şaşaasını yansıtır, oda bir lalesever olan III. Ahmet için tamamen meyve ve çiçek resimleriyle kaplanarak hazırlanmış; Yemiş Odası olarak biliniyor.

III. Murad salonunun diğer tarafında çinilerle kaplanmış şömine ve neden konduğu tartışma konusu olan ancak muhtemelen prensesler tarafından kullanılmış, harika vitray camlarla dekore edilmiş bir çift oda bulunuyor. Tüm saray komleksinde bugüne ulaşmayı başarabilmiş orjinal ahşap kakma kubbeler ilk odada yer alıyor. Kısa bir mesafe sonra bir havuza ve Haliç manzarasına bakan Gözdeler Taşlığı’na varırsınız.  İsmine rağmen Sultan’ın gözdeleriyle bir ilgisi yok.

Buradan ziyaretçiler Altın Yolu geçerek geriye yürürler ve üçüncü avludaki Kuşhane Kapısı’na çıkarlar. Padişahların haremdeki odalar ulaşmak için kullandığı yol adını, sultanın buradan geçerken duvar kenarlarına dizili harem halkına altın dağıtmasından almış. Kuşhane Kapısı’nın yanında,Valide Kösem Sultan’ın 1651’de kara haremağası Süleyman Ağa tarafından öldürüldüğü yere, 18. yüzyılda görünüşü bir kuş evine benzeyen bir bina yapılmış.

Bab-üs Saade (Saadet Kapısı)
Bab-üs Saade; Birun (devleti idare edenler; en yüksek makamı sadrazamlıktı) ve Enderun (sarayı idare edenler) arasındaki irtibatı sağlaması münasebetiyle sarayda sembolik bir önem atfedilen kapıymış. Fatih Sultan Mehmed zamanında da burada bir kapı olmasına rağmen, kubbesi ve büyük sayvanı ile bugünkü Bab-üs Saade sadece 16. yüzyıl sonlarında yapılmış; 18. yüzyılda yeniden dekore edilmiş ve ön cephesine peyzaj resimleri eklenmiş. Ramazan aylarında ya da başka önemli günlerde sultanın tahtı kapının önüne serilen bir halının üstüne konur, tebaasının padişaha hürmetlerini sunması sağlanırmış. Yabancı ülke elçileri hemen içerde, padişahın onları Taht Odası’na kabul edip etmeyeceğini öğrenmek için beklerlermiş. Kapının önünde yer alan delikse sultan savaşa gitmeden önce dikilecek olan Sancak-ı Hümayun’un yerini belirlermiş. Çok acil konular için Ayak Divanı da (sadrazam ve vezirlerin konuyu ayakta tartışığı divan) burada toplanırmış. İmparatorluğun zayıf dönemlerinde başkaldıranların taleplerini padişaha iletmelerine yine bu kapı şahitlik etmiş.

Üçüncü Avlu (Enderun Avlusu)
Bugün oldukça tuhaf geliyor bu eğitim sistemi, ancak Fatih Sultan Mehmed tarafından uygulamaya konulduktan sonraki ilk birkaç yüzyıl gayet güzel işlemiş. Toplanan Hıristiyan erkek çocukları Müslümanlaştırılıp son derece yoğun bir eğitimden geçirildikten sonra, eğitim ve yeteneklerine göre imparatorluk yönetiminin çeşitli kademelerinde görev alıyorlarmış. Enderun Avlusu’nu çevreleyen odalarınsa farklı farklı fonsksiyonları varmış.

Bununla beraber, Bab-üs Saade’yi geçtikten sonra vardığınız ilk bina Arz Odası veya Taht Odası, avlunun tam ortasındaki yerleşimiyle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki merkeziciliği de temsil eder. Büyük kısmı 16. yüzyılda Sultan I.Selim zamanında yapılmış Oda’nın, ancak Sultan III. Ahmed ve Sultan II. Mahmud tarafından yenilenmiş. Padişahların sadrazamları Divan toplantısından sonra dinleyip o günkü toplantıyla ilgili bilgi aldığı ve aynı zamanda hediyelerini padişahın değerlendirmesi için pencereye yerleştiren yabancı ülke elçilerini kabul ettiği yermiş. Bir zamanlar duvarlarını kaplayan altın, Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına katkıda bulunmak için satılmış, ancak Oda’da bugün muhteşem taht örtüsü, minderleri ve altın, gümüş, inci elmas ve yakutla işlenmiş perdeler sergileniyor.

Taht (Arz) Odası’nın hemen arkasında avlunun tam ortasında 1719 yılında yapılmış olan III. Ahmet Kütüphanesi var. Kubbeli ve üç eyvanlı bina vitray camları ve sedef kakmalı kitap kutularıyla tanınıyor.

Kapıdan sağa dönünce Fatih Sultan Mehmed döneminden başlayarak padişahların giyidiği kaftanlardan, Osmanlı’nın son dönemlerindeki  modern giyisilere kadar padişah kıyafetlerinin sergilendiği Seferli Koğuşu’na gelirsiniz. 1635 yılında IV. Murad tarafından kurulan ve padişahın çamaşırlarını yıkamakla görevli olanların oluşturduğu koğuş, padişahla birlikte sefere katılmak zorunda olduğu için “seferli” olarak adlandırılmış. Girişinde yer alan ve Bizans döneminden kalan yeşil sütunlarla dikkati çeken mekandaki giysilere baktığınızda, saray mutfağının padişahların göbek ölçüsündeki etkilerini de anlıyorsunuz. 19. yüzyıl sonu kıyafetlerini Osmanlı’nın ilk dönem kıyafetleriyle karşılaştırın; imparatorluğun Batılılaşmayla birlikte birçok rengi kaybettiğini de göreceksiniz.

Hazine Koğuşu
Avluyu gezmeyi devam ettiğinizde sarayın bugüne ulaşan en eski parçasına, içinde Fatih Sultan Mehmed’in kullandığı ve II. Selim’in kayıp öldüğü hamamının da olduğu suit odalara ulaşırsınız. Bugün İmparatorluk Hazinesine ev sahipliği yapan bu bölümde kesinlikle gözlerinizi en fazla “kamaştıracak” olan ve dünyada şu ana kadar sergilenen en muhteşem koleksiyonu göreceksiniz. Burada yumurta büyüklüğünde zümrütleri, küçük domates ebadında yakutları ve buz kütlesi büyüklüğünde elmasları ve olağanüstü güzellikte, mücevher kaplı altın tahtı görebilirsiniz.

Özellikle mutlaka görmeniz gerekenler:

  • Dört Zümrütlü Hançer: I. Mahmud’un İran hükümdarı Şah Nadir’e hediyesi olan hançer 19. asırda Türk ustalar tarafından yapılmış. Hediyeler yola çıktıktan sonra İran’da çıkan isyan sonucu Şah Nadir öldürülünce diğer hediyelerle birlikte geri getirilip hazineye iade edilmiş. 35 santimetre boyundaki hançerin kabzasındaki üç iri paha biçilmez zümrütün etrafı elmaslarla çevrili. Hançerin tepesindeki sekizgen zümrütün altına bir saat yerleştirilmiş. 1964 yılında çevrilen “Topkapı” filminin konusunu da oluşturan altın hançerin yüzeyi de sedef ve mine bezemelerle süslenmiş.
  • Kaşıkçı Elması (Pigot Elması): Nasıl ele geçtiğine dair çeşitli rivayetler olsa da en akla yatkın olanı, Pigot adlı bir Fransız subayının Hindistan’dan satın alıp Fransa’ya getirdiği elmasın bir müzayedede Tepedelenli Ali Paşa tarafından satın alınarak II. Mahmud’un hazinesine intikal etmesi. Bir diğer hikaye olan Eğirkapı’da bir çöplükte bulunması her ne kadar daha romantik olsa da, 86 kıratlık bir elmas söz konusu olduğunda pek akla yatkın değil. Gümüş bir yuvaya oturtulup, etrafı 49 adet gayet temiz ve iri pırlantayla çevrilen elmas, dünyanın en büyük elmaslarından bir olma özelliğini hala koruyor.
  • Altın Beşik: Padişahın doğacak çocuğunun beşik ve örtüsünün Valide Sultan tarafından hazırlanması bir gelenekmiş Osmanlı’da. Hazine Kethüdasına verilen emirle seçilen değerli taşlarla hazırlanan beşik ve örtü “Beşik Alayı” denilen bir törenle saraya getirilirmiş. Kanuni Sultan Süleyman döneminde bir şehzade için yaptırılan bu beşik Osmanlı kuyumculuk sanatının en seçkin örneklerinden sayılıyor. İskeleti ceviz ağacından olan beşiğin tüm yüzeyi altın sıvama gümüş, üzeri ise elmas, yakut ve zümrütlerle kaplanmış.
  • Fildişi Ayna: Türk oyma işçiliğinin en harika örneklerinden biri.  İlk bakışta Zarafeti ve şıklığı dikkate alındığında Kanuni Sultan Süleyman’a ait olması yadırganabilir ve bir kadın eline daha çok yakışıcağı düşünülebilir. Oysa aynanın Osmanlılar için bir “ibret” simgesi olduğu; bu nedenle de ona yüklenen dini, ahlaki boyutlarla edebiyat ve sanatta bir sembol olarak kullanıldığı göz önüne alındığında, bir padişaha verilebilecek en anlamlı hediyelerden bir olduğu da anlaşılır.
  • Osman’ın Kılıcı
  • Abanoz Taht: 16. yüzyıl klasik Türk el sanatlarının en güzel örneklerinden biri. Abanoz ağacından yapılmış, arka ve yan yüzeyleri sedef ve fildişi desenlerle kaplanmış tahtın IV. Murad tarafından Bağdat seferinde de kullandığı sanılıyor.
  • Sultan III. Ahmed Tahtı : Ceviz üzerine sedefle kaplanmış, sedefin üzeri ise kıymetli taşalarla bezenmiş tahtı, eserlerini Sultanahmet Camii’nde de görebileceğiniz Sedefkar Mehmet Ağa yapmış. Tahtın kubbesinin içinde I. Ahmed’in adı yazılmış.
  • Türk-Hint İşi Taht (Nadir Şah Tahtı): 18. yüzyılda İran hükümdarlarından Nadir Şah’ın Hindistan’a yaptığı seferlerden birinden ganimet olarak getirdiği ve bir dostluk nişanesi olarak Sultan I. Mahmud’a hediye ettiği taht, ilk bakışta geniş oval bir koltuğa benzer. Ağaç üzerine altın kaplama olan tahtın her tarafı firuze, zümrüt, yakut ve eşit büyüklükteki incilerle bezenmiş, yeşil, kırmızı ve beyaz mine çiçeklerle süslenmiş. Bazı tarihçiler o zamanlar Delhi’nin Timur İmparatorluğu’nun (Babür İmparatorluğu) merkezi olmasından ötürü, aslında bu tahtın aslında Timur’a da ait olabileceğini söylerler.
  • Bayram Tahtı: Osmanlı sarayında yapılan en büyük törenlerden biri olan bayramlaşma (muayede) töreni ve nasıl yapılacağına dair kuralları, Fatih Kanunnamesi’nde belirtilmişti. Bayramın 1. günü hazineden alınan “Bayram Tahtı” Bab-üs-Saade önündeki sofaya ipek halılar üzerine kurulurmuş. Bayramlaşma bittikten sonra tekrar hazine dairesine götürülen ceviz üzeri altın kaplama tahtı paha biçilmez taşlarla süsleyen Osmanlı kuyumcuları değişik kuyumculuk teknikleri de kullanmışlar. Bayram Tahtı en son 1918 yılında Sultan Mehmed V. Reşad için konmuş Bab-üs-Saade önüne…

Hasoda Koğuşu / Kutsal Emanetler Dairesi
Bahçeyi geçtiğinizde ulaşacağınız Kutsal Emanetler Dairesi’ndeki kuyruk, buranın hala Müslümanlar için ne kadar büyük anlam taşıdığının kanıtı. Fatih Sultan Mehmed döneminde, padişahların şehzadeleri ve vezirleri kabul ettiği, eğlendiği Has Oda olarak yapılan bina, 19. yüzyıldan itibaren Kutsal Emanetlerin korunması için kullanılmaya başlanmış. Günümüzde de Mukaddes Emanetler’in sergilendiği salonda Hz. Muhammed’e ait kılıç ve yay, Sakal-ı Şerif, Hırka-i Saadet, Sancak-ı Şerif’in yanı sıra dört halifeye ait kılıçlar da görülebilir. Şair Kaab bin Zuheyr’e verilen ondan da halifelere aktarılan Sancak-ı Şerif gümüş bir kutu içinde muhafaza ediliyor, Hırka-i Saadet ise altın bir kutuda. Bu parçaların hepsi 1517 yılında ülkeyi ele geçirdikten sonra Mısır’dan Yavuz Sultan Selim tarafından getirilmiş. Sarayın içinde yer almalarının ayrı bir anlamı da var; halife olarak padişahın aynı zamanda dünyadaki bütün İslam aleminin hakimi olduğunu da hatırlatıyor.

Sadece İslam alemine ait değil burada sergilenen mukaddes emanetler; Musa’nın Asası, Davud’un kılıcı ve Aziz John’un iskeletinden bir parça da ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Gün boyunca burada okunan Kuran son derece huzurlu ve saygın bir atmosferin oluşmasına katkıda bulunuyor.

Bir revağın kapatılmasıyla ortaya çıkan ve sarayda eğitim gören delikanlıların kaldığı son derece güzel bir öğrenci yurdu “Chamber of Royal Pages”. Bugün padişahların portrelerini sergilemek için kullanılıyor; sadece en son tahta geçenlerin tablosu yapılmış. Çoğunluğu 16. yüzyılın sonunda yapılmış olan Veronalı orjinallerinin kopyalarınınn kopyaları. Diğerleri Konstantin Kapıdağlı tarafından 1789 yılında yapılan ve ayrıca sultanların başarılarını da listeleyen 28 resimlik bir serinin parçası. En ünlüsü, Gentile Bellini tarafından yapılan karga burunlu Fatih Sultan Mehmed’in resmi, daha sonra yaşayan varlıkların reminin çizilmesini yasaklayan İslami kuralı devam ettirmek isteyen Fatih’in sofu oğlu II. Beyazıd tarafından satılmış. Orjinali bugün Londra’da National Gallery’de sergileniyor.

Teras Bahçeler
Üçüncü avlunun arkasındaki eğimli yol, sizi bahçelere götürecek. Sağ tarafta Sultan II. Mahmud’un silahtarlar birliği için yaptırdığı ve hala kullanılan Sofa Camii; ve 1840 yılında Sarkis Balyan’ın Sultan I. Abdülmecid için yaptığı ve bodrum katı bugün Konyalı restorana ev sahipliği yapan bir neoklasik yapı Mecidiye Köşkü var. Buradan şehrin en güzel manzaralarından birini görebilirsiniz.

Soldaki terasta bir zamanlar Sultan III. Ahmed’in ünlü lale devri partilerini verdiği lale bahçesi; ortasında V. yüzyılda yapılmış bir zamanlar bozuk para kumbarası olarak kullanılan ama bugün sadece dekoratif fonksiyonu olan mermer bir çeşme var. Eski bir Bizans kulesinin yerinde bulunan köşedeki Hekimbaşı Kulesi, görünüşe göre bahçenin kenarında sıralanmış birçok kulden biri. Hekimbaşlarının padişahların ilaçları ve macunlarını hazırlamak için kullandıkları kulenin gölgesinde sultanlar, VI.yüzyıldan kalan mermer tahta oturup cirit oyunlarını da seyredermiş. Kuleyi geçince göreceğiniz Sofa Köşkü büyük ihtimalle kötü havalarda sultanın içindeki çiçeklerle oyalanması için yapılmış.

Lale bahçesinin sonundaki merdivenler, havuzun iki tarafında yer alan harika çinilerle bezeli köşkler ve ikisinin arasında uzanan Haliç’e hakim Mermer Terasıyla sarayın en harika bölümlerinden birine götürür ziyaretçileri. Bu terasın başyapıtı zarif İftariye Kameriyesi 1640 yılında Deli İbrahim’in hükümranlığı zamanında buraya konmuş; padişahlar Ramazan’da oruçlarını burada açarlarmış. Bununla birlikte, genelde teras eğlence mekanı olarak da kullanılırmış.

İki köşkten sağda olanı 1639 yılında Sultan IV. Murad’ın Bağdat’ı zaptetmesi şerefine yapılan kubbeli ve revaklı Bağdat Köşkü’dür. İnanılmaz bir zarafetin hakim olduğu köşk, mavi-beyaz çinilerle kaplanan duvarları, muhteşem bronz bacalı şöminesi ile senelerce kütüphane olarak hizmet vermiş. Terasın tam ters tarafındaki Sünnet Odası 1641 yılında inşa edilmiş ve o da çinilerle kaplanmış. Dış kapısının yanındaki çini pano özel ilgiyi hak ediyor; 1,25 x 0,47 metre büyüklüğünde yekpare bir çini pano görmek herkese nasip olmaz. Bu kadar büyük olmasına rağmen son derece zarif ve temiz olan kuşlu pano, gerek çini tekniği gerekse uygulanan desen bakımından ait olduğu sanatın en nadide eserlerinden biri olarak kabul görür.

Sofa-i Hümayun’da göreceğiniz bir başka köşk de Revan Köşkü; 1635 tarihinde IV. Murad’ın Erivan’ı alması anısına yaptırılan sekizgen köşkün dekorasyonunda kullanılan çiniler ve tezhipler 17. yüzyıl süsleme sanatının seçkin örneklerinden. Bağdat ve Revan Köşklerinin inşaatlarının tamamlandığı günlerde Osmanlı’nın her iki şehri kaybetmesi ise tarihin bir şakası olsa gerek diye düşünüyor insan.

NASIL GİDİLİR?
Sultanahmet’e tramvayla gelip Aya Sofya’nın çevresinden dolaşarak ana girişe ulaşabilirsiniz. Alternatif olarak Gülhane’de tramvaydan inip yokuşu tırmanıp Arkeoloji Müzesi’ni geçtikten sonra doğrudan ilk avluya ulaşırsınız.

BİLGİ

“Yazılarımı farklı tarihlerdeki ziyaretlerimin ardından kaleme aldım. Kaçınılmaz olarak güncel birçok bilgi içeriyor ama güncel demek bugünün dünyasında hız ve değişimin eş anlamlısı. Bu nedenle yazılarımı referans alıp seyahat planı yaparken değişken bilgileri  (tarihi mekanları ziyaret, yemek ve konaklama önerileri, ulaşım bilgileri vs.) kontrol etmeyi unutmayın. Ve siz de benim gibi “bilgi paylaştıkça güzel” felsefesine inananlardansanız, yazıları zenginleştireceğini düşündüğünüz detayları iletin. Yolunuz açık olsun, gezgin ruhunuz hiç yaşlanmasın!”
  • İstanbul

    Onda yaşamak yerine onu yaşamak gereken 7 tepeli şehrin; semtlerinden müzelerine, tarihinden camilerine kadar bilinen ve bilinmeyen köşeleri…

  • Türkiye

    Binlerce yıllık kültür hazinesi, medeniyetler beşiği topraklarımızı keşfetmek için kuzeyden güneye, doğudan batıya adım adım yolculuk…

  • Avrupa

    Yılın her dönemi ziyaret edilen ışıltılı başkentler, dünya hazinelerini saklayan müzeler, zarafet ve estetiği buluşturan kültürlerden izler…

  • Amerika & Avustralya

    Her zaman merak uyandıran coğrafyalar ve mesafelere aldırmadan gitmek isteyeceğiniz şehirler…

  • Asya & Afrika

    Doğa harikalarından kültür miraslarına, şaşırtıcı geleneklerden mimari başyapıtlara kadar sayısız hazine…

  • Özel Dosyalar

    Özel günlere ilişkin öneriler, ilginç konulara ilişkin yazılar, farklı coğrafyaları bir araya getiren karma konular…

Kadınların Sultanlığı

Haremdeki kadınların, kocalarının her türlü kaprisine boyun eğdiği ve hatta ezildiği şeklindeki fikirlerinizi bir yana bırakın. XVI. ve XVII. yüzyıllarda, yaklaşık 130 yıla yayılan bir dönemde, bir avuç güçlü kadın bu tür bir kalıba girmeyi reddettiler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde başrolü oynadılar. Bunların hepsi imparatoluk sınırları dışında doğmuş kadınlardı ve Müslümanlığı hareme kabul edildikten sonra kabul etmişlerdi.

İlki, Kanuni Sultan Süleyman’ın resmi nikahlı tek karısı olan ve batıda Rokselana olarak bilinen Hürrem Sultan’dı (1506-58). O zamanlar Polonya, bugün ise Ukrayna sınırlarında yer alan topraklarda doğmuş Hürrem. Kırım Tatarları tarafından köle olarak alınarak başlayan hikayesi, Sultan’ın haremine girdikten sonra gözdeliğe yükselip ona beş çocuk vermesiyle sonlanmış. Sultanahmet Meydanı’nda olağanüstü güzellikteki  Haseki Hürrem Sultan Hamamı’nı (sy. 000) yaptırmış ve Süleymaniye’nin (sy. 000) bahçesine gömülmüş.
Sözünü edeceğimiz ikinci önemli kadın; Nurbanu Sultan (1525-83). Venedikte doğan ve başkanın (Venedik dükası olmasın) akrabası olan Nurbanu, Osmanlılar tarafından köle olarak ele geçirilmiş ve Sultan III. Selim’in haremine girip gözde eşi olmayı başarmış. III. Murad’ın naibi olarak Venedik taraftarı politikalar izlediği için Galata’da yaşayan Cenovalıların nefretini kazanmış. Bu nedenle de 1583’teki ölümü hala kuşkuludur.

Son olarak, Yunanistan doğumlu Kösem Sultan’dan (1589-1651) söz edelim; önce I. Ahmed’in karısı sonra da IV. Murad’ın naibi olmuş ve imparatorluğu onun adına son derece etkili bir şekilde yönetmiş. IV. Murad’ın yerine kimilerine göre iradesiz, kimilerine göre hasta İbrahim geçtiği zamanda tahtın arkasındaki güç olmuş. Daha sonra tahta yedi yaşındaki torunu IV. Mehmed geçtiğinde ise, Kösem gücünü ortaya koymuş ve tekrar naib olarak yönetimde etkili olmuş. Bu durum 1651’de öldürülünceye kadar sürmüş. Muhtemelen gelmiş geçmiş en kudretli Osmanlı kadınıydı.

Birçok kitap harem hakkında pek çok şey yazar, pek azı gerçektir. Bir tarihçiye göre duvarların arkasında neler olduğunu anlamak için John Freely’nin  “Haremin İçi”; bir romancının anlatımıyla hayatın nasıl olduğunu anlamak içinse, Sultan III. Mehmed zamanı yazılmış Katie Hickman’ın “Kuşhane Kapısı” isimli eserlerini okuyun.

Kafesteki Hayat

Osmanlı imparatorluk sistemindeki en acayip şeylerden biri, bir padişahtan sonra tahta kimin geçeceğini belirleyen açık bir yöntemin olmamasıymış; bu da tahtı ele geçirmek için oğullar, kuzenler amcalar ve hatta ailedeki öbür akrabalar arasında güç savaşlarına yol açar ve  kazanan tahtı alırmış. İlk zamanlarda bu sistem, yeni sultanın kendisine tehlike olarak gördüğü en yakın akrabalarını bile öldürmesine yol açmış. En sonunda bu acımasız sistem değiştirilmiş ve taht üzerinde hak iddia etme olasılığı olanlar sarayda, çok sıkı korunan ve kaçanın en ağır şekilde cezalandırıldığı “Kafes” denilen odalara hapsedilmiş.

Sessizliğin Sesi

Bugünkü ziyaretçiler çok dilli bir kakofoniyle başetmek zorunda… Öyle bir uğultu ki bir zamanlar sultanların burada son derece sessiz ve sakin bir hayatlar sürdüğüne ve hatta etraflarında işaret diliyle konuşan hizmetkarları olduğuna inanması çok güç.

Toplu Sünnet

1595 yılında Sultan III. Mehmed padişah olduğunda, taht için kendisine rakip olabileceklerini düşündüğü 19 kardeşini öldürmeden önce Sünnet Odası’nda sünnet ettirmiş. Bazıları sadece çocukmuş. Bu vuku bulan son yasal kardeş katli olmuş. I. Ahmed 1603 yılında padişah olduğu zaman erkek kardeşlerini sadece hapsettirmiş.